Prof.Dr. SÜLEYMAN YILMAZ

Prof.Dr. SÜLEYMAN YILMAZ

Halep Oradaysa, Arşın Burada ...

16 Aralık 2016 - 05:36

Yine bir TIMMS ve PISA başarı grafiğimiz açıklanmıştı. İlgili ilgisiz, faydalı faydasız epeyce bir lakırdı yapıldı; yazılı, sosyal ve görsel medyada. Aslında değerlendirmeler, eğitimdeki durumumuza pek te bigâne, kayıtsız olmadığımızın bir göstergesiydi. Derde deva, sadra şifa mıydı, işte orası tartışılır.

Kaynağı eski bir siyasetçiye ait olduğu bilinen bir anekdot rivayet edilir. Bahse konu siyasetçi bir seçim mahallinde siyasi politikalarını yerel şivesiyle ifade ederken “Bizim siyasetteki politikamız 3E kuralıyla özetlenebilir; bunlar bir Ekonomi, iki Eğitim, üç Ehlak” diye tarif etmiş. Aslında sayın siyasetçi ne kadar farkında kullandı bilinmez ama bu ifadesi ironi bir 3E harf uyumundan öte yadsınamaz bir gerçekliği yansıtmaktadır. Şöyle ki, malumunuz ülkelerin kalkınma göstergesi; ekonomi, eğitim, sağlık, çevre ve kültür gibi ana unsurlara dayanır. Bu unsurlar da sürdürülebilir kalkınmanın anahtar kelimeleridir. Bu unsurlar bir birine uyumlu entegre sistemleri tarif eder, tıpkı işleyen bir fabrikanın çarkları gibi. Kalkınmış bir ülkede bu unsurların hepsi istenilen düzeyde işler; ekonomisi iyi olmayan bir ülkenin eğitim ve sağlıkta iyi olması, eğitimi başarısı düşük olan bir ülkenin, çevre bilinci ve kültürel değerlerde sürdürülebilir bir başarı grafiği sergilemesi pek te mümkün değildir.

Peki, nedir durumumuz? Her şey açık ve net durumda! Hem de en yetkili ağızdan, Kalkınma Bakanından. Yakın dönemde bir üniversitenin akademik açılışında konuşan Kalkınma Bakanı, ülkemizin ekonomik anlamda iyi durumda olduğunu, kişi başına düşen GSMH’nın 10.500 dolar seviyesine ulaştığını, sağlık alanındaki reformlar ve gelişmelerin oldukça iyi durumda standartlara uygun olduğunu, çevreye duyarlı ve çevre dostu bir üretim anlayışı oluştuğunu, ama eğitim alanında onca ayrılan bütçeye ve onca yatırıma rağmen iyi durumda olmadığımızı belirtti.

Zaten, Kasım 2016’da TIMSS sonuçları ve Aralık 2016’da açıklanan PISA sonuçları eğitim gerçeğimizi tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Kısaca rakamlarla açıklamaya çalışalım.

TIMSS ölçeği, ilkokul 4. sınıf ve ortaokul 8. sınıfların fen ve matematik alanındaki başarı sonuçlarını ortaya koyar.

Matematik başarımız;

4. sınıflarda 483 puanla 36. sıradayız, 8. sınıflarda 458 puanla 24. sıradayız.

Fen Bilgisi başarımız;

4. sınıflarda 483 puanla 35. sıradayız, 8. sınıflarda 493 puanla 21. sıradayız.

TIMSS ölçeğinin sırasında ilk üçte sırasıyla; Singapur, Kore ve Japonya yer almaktadır (1). TIMSS 2015 sonuçları çok istendik seviyede olmasa da vaziyeti koruma olarak nitelendirilebilir.

PISA ölçeği ile 15 yaş grubundaki gençlerimizin okuma becerileri, fen bilgisi ve matematik başarı sonuçları belirlendi. 2015’te yapılan değerlendirmeye OECD ve dışından toplam 70 ülke katılım sağladı.

Okuma becerisinde 428 puanla 50. sıradayız.

Matematikte 420 puanla 50. sıradayız.

Fen bilimlerinde 425 puanla 52. sıradayız.

PISA ölçeğinin sırasında ilk üçte sırasıyla; Singapur, Japonya, Estonya yer almaktadır (2). PISA 2015 sonuçları eğitim başarımızın ciddi oranda düştüğünü söylüyor. Değerlendirmede en vahim durum sınavın her ülkede kendi dilinde yapılmasına rağmen okuma becerilerinde oldukça gerileyip, irtifa kaybetmiş olunmasıdır.

Sonuçlarla ilgili gözler MEB’e çevrildi. MEB’ten yapılan açıklama, sonuçların sebep ve çarelerine dönük çözüm önerisi içermediğinden çok doyurucu olmadı. Hatta, Milli Eğitim Bakanı Sayın İsmet Yılmaz’ın yaptığı açıklamada, “Sadece fen lisesindeki öğrencilerimiz girmiş olsaydı aldığımız derece dünyanın ilk 3’ü arasında olacaktı” ifadesi polemik konusu yapıldı.

Cumhuriyet döneminde Milli Eğitime ayrılan bütçe ve yapılan fiziki ve teknoloji yatırımlarına rağmen sonuçların beklenenin ve OECD ortalamasının çok aşağısında olmasının pek çok sebebi sayılabilir. Bu sebeplerle ilgili günlerce tartışma da yapılabilir. Ama bu değerlendirme ve tartışmaların geçmişi ve skorumuzu değiştirmeye bir katkısı olmayacağı malum. Asıl olan bundan sonra ne yapılabilirliği, kurumların ve paydaşların sorumluluğunun ne olacağıdır. Çünkü çıkan sonuçları tek bir sebeple açıklamak insaftan uzak bir yaklaşım olur.

Öncelikle sistem üzerinde sık değişimlere fırsat vermemek lazım. Eksikleri, kusurları varsa uzmanlarca değerlendirilip, önerileriyle şekillenecek sistem uzun soluklu olmalı ve müdahalelere kapalı olmalıdır. Eğitim sistemi üzerinden siyasi kaygılardan uzak olan bir ortak akıl işlemezse uzun soluklu olması ve meyve vermesi mümkün olmayabilir. MEB, eğitim programı uzmanlarını, ilgili sivil toplum kuruluşlarını, özel eğitim kurumlarını bir araya getirip açmazlarımızı, çözüm önerilerini toplam kalite şartlarına uygun, memleketin beklentilerine ve dokusuna uygun bir eğitim modelini oluşturabilmelidir. Ülkemizdeki eğitim unsurlarının bunu sağlamaya yetisi ve birikimi vardır. Bu hususta son dönemlerde yeni eğitim modelleri üzerine çeşitli örnekler var. Bunlardan birisi MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Prof. Dr. Mustafa Özcan tarafından yürütülen “Okulda Üniversite Modeli” ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Eğitim Bilimlerinden Doç. Dr. Mustafa Yavuz tarafından önerilen “Yeni Nesil Okul Modeli” incelemeye değerdir. Bu anlamda fikir ve önerileri olabilecek, hazırlanabilecek olan eğitim modeline katkı sunabilecek yüzlerce isim ve onlarca kuruluş var.

TÜİK verileri son 15 yılda eğitim bütçesinin 20-25 katı arttığı, bunun yatırıma dönüşüm oranının ise maalesef % 16’lardan % 7’lere düştüğünü gösteriyor. İddialı bir proje olan Fatih projesinde altyapı, eğitim materyali sorunu, öğretmenin adaptasyonu, bu projeden beklenen verimi olumsuz etkilemiştir. Büyük bütçeler ayrılarak gerçekleşen bu yatırım, kendi kaderine bırakılmamalıdır. Akıl tahtalar, akıllı öğretmenlerle dengelenmelidir. Eğitimde, pardon olmaz!

MEB, YÖK ve Eğitim Fakülteleri eşgüdümlü çalışmalı, Milli Eğitimde geliştirilen programlar öğretmen yetiştiren kurumlara acilen yansıtılmalıdır. Öğretmen adaylarının eğitim fakültelerinde gördüğü derslerin içeriği, milli eğitim okullarıyla kimi zaman örtüşmemekte ve aday öğretmenler ikilem yaşamaktadır. Hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerin süresi, içeriği ve niteliği öğretmenin mesleğindeki verimliliğine yansıyacaktır.

Okul ortamında eğitim lideri ve eğitmenler eğitim sisteminin en önemli yürütücüleridir. Yaygın bir söz vardır, “okul müdürüyle vardır”. Güncel karşılığıyla eğitim lideri olan bu isimler mutlaka ehliyet, liyakat ve vizyonuna göre belirlenmelidir. Okulunu temsil yeteneği, ufku, öğretmenlerine liderliği, öğrencilerine rol modelliğiyle müdür tıpkı şirketini kar odaklı sevk ve idare eden bir genel müdür (CEO) anlayışında olmalıdır. Eğitmenlerimiz ise mesleğinin kutsallığını ve sorumluluğunu hisseden, kendilerine emanet edilen istikbal temsilcilerinin farkında olmalıdır. Her sınıfta yarının yönetimine talip olabilecek büyük bir insanın çıkabileceğini tahayyül etmelidir. Eğitmenlik mesleği bir özveri mesleğidir, her şeyden önce vicdani sorumluluk gerektirir. Başarılı bir öğretişim olabilmesi için öncelikle yeterli mesleki bir donanıma sahip olmalı, birikimini, heyecanını canlı tutmalı ve kendini tükenmişliğe teslim etmemelidir. Hedefinde, milli ve manevi değerlere sahip, başarılı, şahsiyetli nesiller yetiştirmeyi esas almalıdır. Eğitimde harikalar ülkesi Finlandiya’nın fitilini “Ulusal Eğitim Seferberliği” ile Finli halk eğitmeni Johan Wilhelm Snellman ateşlemiştir (3). Ülkemizde de eğitim alanında özverisiyle eğitimde güzel örnekler vardır. Sınıf öğretmeni Dilek Livaneli, Samsun’da yılın “mesleğinde fark yaratan öğretmeni” seçildi. Ertesi yıl uluslararası bir vakıf tarafından dünyadaki en iyi 50 öğretmeni arasında gösterildi.

PISA 2015’in okuma becerilerindeki gerilemenin en büyük nedeni okuma alışkanlığımızda yatmaktadır. Japonya’da yıllık kişi başına kitap okuma ortalaması 8 iken ülkemizde bu rakam oldukça düşüktür. Kitap okuma alışkanlığı, okuduğunu anlamayı, yorumlamayı ve kendini ifade etmeyi etkiliyor. Teknoloji bağımlılığı, oyun alışkanlığının türü, çevresel faktörler de etkilenince muhatap kitle üzerinde epeyce bir uğraşı gerektiriyor. Dünyanın en zeki insanı Prof. Dr. Michio Kaku, TED’te verdiği bir konferansta 10 yaş grubuna dikkat çekerek, bu yaş grubunun gelişen bilim ve teknoloji ortamında bilgisayar kullanımından uzak tutulmamasını, çalışmalarının kontrollü olarak lehte kanalize edilmesini tavsiye etmiştir.

2006’da Nobel Edebiyat Ödülünü Orhan Pamuk’un, 2015’te Aziz Sancar’ın Nobel Fen Bilimleri Ödülünü alması aslında makûs talihimizi çalışarak yenebileceğimizin bir göstergesi oldu. Bu rol modellerin kazandığı ivmeyi gençlerimiz üzerinde lehimize bir motivasyona dönüştürmeliyiz. Prof. Dr. Fuat Sezgin Almanya’da doktora yaparken 13-14 saat çalışma temposunu Alman bilim adamı Helmutt Ritter, hocası Eilhard Wiedemann’dan örnek vererek “Bu çalışmayla bilim adamı olamazsın” yeterli bulmadığını belirtmiş, daha çok çalışmaya teşvik etmiştir.

Okullarımızda mevcutta var olan laboratuvar imkânlarını harekete geçirmek, eksiklerini gidermek, fen alanındaki akademik başarılarına pozitif katkı sağlayacaktır. Öğrencilerin fen alanındaki bilimsel olayları sorgulaması, nedenlerini araştırması, laboratuvarda deneyle yaparak ve yaşayarak gözlem yapması hem bilgilerini pekiştirecek, hem de bu derslere olan ilgilerini artıracaktır. Bu türden uygulamalı dersler öğrencilerin ilgi, beceri ve kabiliyetlerini ortaya çıkarmak açısından da oldukça önemlidir. Teoriye sınırlanmış, hazırcı ve basmakalıp ezberlerle edinilen bilgilerin uzun süre zihinlerde kalması mümkün değildir.

Okul ortamı her şeyden önce bilginin eğlenceyle elde edildiği bir ortam olmalıdır. Materyal tasarım, bilimsel ve sosyal etkinlik uygulamaları, gezi ve gözlemler öğrenme ortamlarını zenginleştirir, öğrenmeyi kalıcı hale getirir. Öğretmenler bu türden uygulamaların içinde öğrencilerin eğilimlerini, sosyal becerilerini daha yakından tespit etme imkânı bulurlar.

Ebeveynlerin öğrencilerin eğilimlerini kendilerinin yönlendirmeye kalkışması zararlı neticeler verebilir. Ebeveyn kendi istediği mesleki alanı çocuğuna dayatmamalıdır. Bu durum çocuğu ileride mutsuz edecek ve istemediği meslekte başarılı olamayacaktır. Thomas Gordon’a göre, eğitim sürecinde yalnız ebeveynin kazançlı çıktığı veya yalnız çocuğun kazançlı çıktığı anlayış yerine kaybeden yok yöntemiyle hem ebeveyn hem çocuk kazançlı olacaktır, diyor (4). Ebeveynler çocuklarını sıkboğaz etmeden gözlemlemeli, onların sosyal, sanatsal ilgilerini destelemeli, kabiliyetlerini es geçmemelidirler.

Diğer yandan akademik başarının yanısıra, insani ve ahlaki değerleri içeren değeler eğitimindeki başarı da önemlidir. Şahsiyet ve değerler eğitimi akademik başarıyı teşvik edici, sosyal dayanışma ve birlikte çalışma, takım ruhunu geliştirici bir etki oluşturacaktır. Bu amaçla gençlerimiz, akademik eğitiminin yanısıra, sevgi, saygı, doğruluk, dürüstlük, tarafsızlık, adalet, hak gözetme, sorumluluk, yardımseverlik, alçakgönüllülük, misafirperverlik, vatanseverlik, hoşgörü ve empati gibi değerlerimizi de benimsemesi ve yaşaması şahsiyetli nesiller yetiştirmek için oldukça önemlidir. Bu anlamda, MEB’in şahsiyet ve değerler eğitimini bir tavsiye kararından ziyade müfredata alması kaçınılmazdır.

Bugün pek çok meslek grubundaki isimlerden şikâyetçi olmamak için yarının yönetimine talip olabilecek gençlerimizi insani ve ahlaki değerlerle mücehhez hale getirmeliyiz.

Sonuç olarak, uluslararası ölçeklerde başarı seviyemiz bizim için kendimizi çek edeceğimiz bir gösterge olmakla birlikte moral bozucu hale dönüştürmemeliyiz. Sonuçların günahını bir unsura fatura etmemeliyiz. Eğitimdeki tüm bileşenler üzerine düşen rolü en iyi şekilde yerine getirip, sabırla, özveriyle başarıyı yeniden istenilen yere getirmenin gayretinde olmalıdır. Biliyoruz ki, bu ülke küllerinden destan yazabilir, yeni bir eğitim seferberliği verebilir, yeter ki kendi varlığına inansın.

Unutmayalım; eğitimde kaybedilebilecek tek bir insan yoktur!

Prof. Dr. Süleyman YILMAZ

1. Cemil Yücel, Engin Karadağ, TIMSS 2015 Türkiye; Patinajdaki Eğitim Raporu, 2016. 
2. www.aljazeere.com.tr PISA 2015’teki düşüşün sebebi nedir? 
3. Grigory Petrov (1923). Beyaz Zambaklar Ülkesi, Koridor Yayıncılık, (2007), İstanbul. 
4. Thomas Gordon (1970). Etkili Anne Baba Eğitimi, Çeviri: D. Tekin ve N. Özkan, Profil Yayıncılık, İstanbul.

Bu yazı 3884 defa okunmuştur .
Yazılan Makalelerden ve Yorumlardan Yazarları Sorumludur. sultanhani.gen.tr hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmez.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar