reklam banner'' width= |
| ”reklam
MEMDUH SARI

MEMDUH SARI

[email protected]

GENÇLERİN "SESSİZ" ÇIĞLIĞI

09 Şubat 2019 - 13:10

Kâinatın döngüsü içinde toprak denince hepimizin anladığı mana akla geleceği gibi topraktan yaratılmış tenimizi de anımsayabiliriz sanırım. Toprak misali beşeriyetimize ekilen idrak tohumları da bu yönüyle baktığımızda göze göze kaynayan ilim suyuna muhtaç.
 
Tabi ki topraktan, tohumdan, sudan ve ekinden anlayan bir bahçıvan da olmazsa olmazımız.
 
Aynı şekilde işten anlayan ehil ellerde boy veren ve kökleri beşeriyet toprağına sarıldıkça müstakim hale gelebilen ağaçlar, zamanı geldikçe meyve vermeye başlarlar. Nitekim kişinin yaptıklarının veya gerisinde bıraktığı izlerin tek tek yazılmasının ve kayıt altına alınmasının bir sebebi de sanırım ondan geriye kalan böylesi hikmet ve tebliğ meyveleri olsa gerek.
 Oysa sonraki nesillere manevi rızık vesileleri bırakabilen Naim ve nasipli kullardan olmak kadar, arkasında Ebu Cehiller (Hukuk bilmez zalim insan) bırakanlardan olmak tehlikesi de bakidir maazallah.
 Hepinizin malumudur!
 Küresel ölçekte inşa edilen, hepsi birbirinin neredeyse kopyasından öteye geçemeyen insan türü insan altı bir varlığa dönüşüyor hem de baş döndürücü bir hızla.
 
Allah’ın “en güzel surette yarattım” dediği insan; düşünme melekelerini yitirmiş bir halde, nefsinin imamlığında öyle bir hale geldi ki; hız, haz ve ayartının kölesi olmayı artık özgürlük sanıyor! Bu kölelik türü ise, “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur!” ilahi emrine karşı dururcasına huzur ve dinginliği film, müzik, spor, finans, medya, sanal medya endüstrisinin zihni körleştiren, beyni felçleştiren ve ruhu çölleştiren pornografisine kaçmakta buluyor!
 
Bu manzara içinde de -özellikle son yıllarda- gençlerimiz arasında yayılan deizm” denen bir akıma ve bu akımla ilgili bir yığın habere, araştırmaya, görüş ve düşünceye rastlıyoruz. Hatta bir tık öteye gidip bu yayılışın özellikle İmam hatip Liselerinde yaygınlaştığını öne sürenler bile var.
 
 Adına “deizm” denen bu akımı araştırmayı biraz daha derinleştirdiğinizde ise, aslında bu konuyu çok da takmadığımız çıkıyor ortaya. Toplumun belli bir kesiminin dillendirmesiyle alevleniyor, sonra da saman alevi misali sönüp gidiyor, ama içten içe yanarak maalesef.
 
Ama kanımca en ilginci “Deizmin yayıldığı falan yok. Dinci kurumlar dinsel eğitimin dozajını artırmak için “deizm” adı altında bir öcüyü piyasaya sürüp yeterli dini eğitim verilemiyor diyerek dini eğitimin yayılması için baskı yapıyorlar” türünden ortaya atılanı.
 
Evet, yabancı makaleler de dâhil günler süren araştırmadan dimağımda kalanlar bunlar.
 
Yani, herkes kendi penceresinden bakıyor, yorumluyor ama hepsi de “tehlikeli” bir durumdan söz ediyor.
 
Peki, nedir bu tehlikeli durum?

 Sanırım bu soruya geçmeden önce “deizm” denen kavramın tanımını sağlıklı bir şekilde yapmak gerekiyor!
 
“Deizm” dediğimiz şey, tüm evrenin gerisinde hareket veren bir güç olduğuna inanan felsefi bir akım. Tıpkı materyalizm gibi.
 
Ama pek çok çeşidi var.
Sanırım ne kadar deist varsa, o kadar deizm çeşidi var da diyebiliriz.
 
Peki, bu felsefenin ortak bir düşüncesi yok mu?
 
Elbette var.
 
Bu akımda tek bir Tanrı inancı var ama bu Tanrı insanların ilişkilerine karışmıyor. Sadece ilk hareketi veriyor. Dolayısıyla bir elçi göndermesi, kut­sal kitap göndermesi, yasaklar koyması söz konusu değil.
Yani ‘deizm’ denilen “tehlike”, İslam'ın pek çok değerini reddediyor. Kitabı, peygamberi, ölümden sonra dirilmeyi, cenneti, cehennemi, meleği reddediyor. Sadece birini kabul ediyor. O da Allah'ın varlığı. Geri kalan esasların tamamını inkâr ediyor.
 
Bu akım aklı esas alıyor ve insan akıl yoluyla iyiyi, kötüyü ayırt edebileceğinden “peygamberlere, kutsal kitaplara gerek yoktur” diyor. İnsan, ahlaki kurallara uymakla mükelleftir ve bu kuralları da aklıyla yaşayarak, öğrenerek keşfedebilir diye ekliyor. Yetinmeyip, ölümden ötesi yoktur ve insan iyiliğinin de kötülüğünün de karşılığını bu dünyada alır, esas olan iyi insan olmaktır, günah veya sevap, helal veya haram yerine iyilik ve kötülük vardır diye üç dört tık ileri gidiyor.
 
Öncelikle şunu ifade etmem gerekir.
 İslam’ın Güncellenmesi” tartışmalarında da görüldüğü gibi günümüz gerçekliğinin gereği gibi okunamamasından kaynaklanan temel bir sorun var karşımızda.
 
Sesi fazla çıkan kesimler, günümüz gerçekliğini ıskalayanlar ve değişim ihtiyacını kavrayamayanlar, hemen basit bir suçlama ile “gençler elden gidiyor, deist oluyorlar” diye yaygarayı basıyorlar.

 Bu durumda gençleri “deist” olmakla tenkit edenlerin veya gidişatta bir tehlike olduğunu var sayanların öncelikle kendilerinin durdukları yere, içinde oldukları çevreye, o çevrenin trendlerine bakmaları gerekiyor.
 
 Bu soru bana “eşyanın doğasındaki dinamiklik ve değişimin kavranamaması” cevabını veriyor. Zira Eflatun’un iddia ettiği gibi eşya ve hayat sabit değildir. Bizim geleneksel din, dil ve hayat algımızın bu Eflatuncu ve Aristocu mantıkla şekillenmiş olması bu değişimi bir şekilde yaşadığımız halde görmemizi engelliyor ve bizi değişim karşısında aciz bir durumda bırakıyor.
 
Yani en önemli nedenlerden biri müslümanlar olarak son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi, hız çağının getirdiği dijital dünya çağına da hazırlıksız yakalanmış olmamız.
 
Genelde tüm dünya Müslümanları, özelde ise Türkiyeli müslümanlar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşıyayız:
 
Birincisi; batılı bir paradigma (değerler dizisi) ile düşünerek yeryüzüne ve yeryüzündeki her şeyin bizim için yaratıldığını, onların sahibinin insan olduğunu, onu elde etmek için her yolu kullanabileceğimizi, elde edince de onu sınırsızca tüketebileceğimizi söyleyen; böylelikle insanı sorumsuzlaştıran ve alabildiğine yücelten, yani merkezinde insanın bulunduğu seküler (dünyevi) bir zihne sahip olmamız.
 
İkincisi; zamanın, eşyanın, düşünce ve fikirlerin durağan, hakikatin geçmişte bir yerde sabit olduğu, değişmediği, değişmeyeceği, kişinin her dönemde bu sabiteye göre kodlanması gerektiğini söyleyen bir hafızaya ve din tasavvuruna sahip olmamız.
 
Yani, batılı gibi yaşarken atamız dedemiz gibi düşünüyor; çocuklarımızı gençlerimizi onların zihniyle yetiştirmek istiyoruz.Eylemlerimiz söylemlerimizi yalanladığı için de, gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor.
 
Biz ise itaat edeni alkışlıyor, mevki ve makamları onlara sunuyor, isyan edenlere ise ‘dinden çıkmış’ muamelesi yapıyoruz. Oysa bu gençler bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar. Ya bizim yapmaya çalıştığımız ancak sahip olduğumuz din dili ile maskelemeye çalıştığımız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak istiyorlar, ya da bizim bu riyakâr hayatımıza isyan ederek kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar.
  Kendi sahasının dışında hiçbir şey bilmemeyi meziyet zanneden akademisyenlerimiz, bir sonraki sınavdan kaç alacağının endişesi içinde ömrünün en güzel yıllarını heba ettiği için hayatın kendisinden bîhaber ömrünün ortasına gelen öğrencilerimiz, nasılsa matematik öğreteceği için bilmeye ihtiyaç hissetmediği divan şiirinin üç büyük ismini peş peşe sıralayabilmekten mahrum öğretmenlerimiz yok mu?
 
Âşık  olduğu kıza okumak için lâzım olan şiirden fazlasını bilmeyen tarihçi, sınavı geçmek için gerekenin ötesinde tarih bilgisi olmayan doktor, dini kültür, ahlâkı bilgi zanneden ve onları da kopya kâğıtlarıyla maziye gömen mühendis, şartlar icap etmedikçe mâzisini merak etmeyen bürokrat, okuma yazma bilmeyen çobanların gözyaşlı ibadetlerinin aşk ve zevkinden mahrum ilahiyatçı, Google'dan aparılan malumatla başımızdan aşağı ukalâlık boca eden aydın, hülasa medeniyetimizin estetik, zarafet ve muhabbetinden zerre nasibi olmayan bizden habersiz bir dolu “biz” yetişmiyor mu sizce de?
 
Kitabı televizyonla, misafirliği AVM gezmesiyle, sohbeti akıllı telefonlarla, bilgiyi malumatla, kültürü zevzeklikle, insan olmayı meslek sahibi olmakla takas ettiğimiz günden beri, bu günah bizim mi, onların mı?
 Sevgi ve saygılarımla

M.Rıdvan Sadıkoğlu, yazısından alıntılar.
 

DİKKAT: Yayınlanan Makale, Yorum ve Yazılardan yazarları Sorumludur ve Yazılar Yazan kişilerin görüş ve düşüncesidir... Haber sitemiz bu yazılardan dolayı Sorumlu tutulamaz.

YORUMLAR

  • 0 Yorum